15 Şubat 2015 Pazar

BAYRAM HARÇLIĞI - SERPİL ALTIN URKAN

Filmi izlerken insan ah o eski bayramlar gibi şimdilerde klişe ama alt metninde irdeleyici anlamlar yüklü cümleyi kullanmadan edemiyor maalesef. Serpil Altın Urkan’ın bizzat kendi kaleme aldığı bu hikâyede de Umut’un bayram harçlığı aldığı kısa bayram yolculuğu esnasında bu nostaljiyi yaşıyoruz. Çocuklar için çok önemli bir yeri olan bayramlar ve onların küçük mutluluklarına sebep olan paralar birleşince geleneksel Türk aile yapısının samimi cereyan ettiği ananelerine ilmek atmış Urkan.
Umut, adındaki sihirli manada da gizli olan o umudu bayram harçlıklarıyla pekiştiriyor. Her bir kapı çalındığında Urkan’ın metaforik yansımasından ayrı bir mutluluk kulvarı karşımıza çıkıyor ve bu Umut’u daha da umutlandırıyor.
Hayallerin günümüzde de parayla eşdeğerde olduğu materyal bir krallığın boyunduruğunda yaşıyoruz olmamız bile bayram günleri çocukları sevindirmenin aynı materyalle farklı bir dille metaforlanması ne kadar güzel ve alegorik bir yansıma olmuş aslında.
Paranın miktarı ne kadar fazlalaşırsa hayalin kalitesi de o kadar artıyor nispeten.
Hani eski bir deyiş vardır parayla saadet olmaz diye ne kadar da doğrudur aslında anlamında zira filmin içinde de bu rasyonellik kendini belli ediyor. Kapıcının aniden gelip birikmiş aidat ücretini istemesiyle ailenin çaresizce kullanmak zorunda olduğu Umut’un bayram harçlıkları bir anda uçup gidiyor ve geride Umut’un umutsuzluklarını bırakıyor.
Ancak çocuk dünyası işte maalesef bu umutsuzluk yerini bir anda mutluluğa bırakabiliyor. Sadece onun dünyasına renkli küçük bir başka mutluluk sokabilmek şartıyla..
Aslında ne kadar küçük şeylerden mutlu olunabileceği gerçeğini yönetmenimiz sayın  Urkan burada renkli bir atmosferde tıpkı kendini iyi hisset tarzı bir vitamin takviyesi halinde irdelemiş. Mutluluğun belki de tek resmi o rengi bulabileceğimiz bir fırsat tanımak kendimize.

Profesyonel anlamda ilk kısa filmini kotarmış Serpil Altın Urkan ile samimi bir sohbet gerçekleştirdik. İşte sohbetin ana hatları ve detayları; 

 Serpil Altın Urkan kimdir? Sinema hayatına başlangıç serüveninden bahseder misiniz?

1979’da Eskişehir’de doğdum. 2002’de Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi, Sinema TV Bölümü’nü birincilikle bitirdim Mezuniyetimden sonra  sinema, dizi, TV ve reklam sektöründe yönetmen yardımcılığı ve prodüktörlük yaptım. 2012’de istifa ederek bireysel projeler yapmaya karar verdim. Halen yapımcı ve yönetmen  olarak sinema ve reklam projelerini yürütmeye devam ediyorum. 
Sinema hayatıma başlangıç serüvenim 8 yaşlarında evdeki oyuncak bebeklerimi film kahramanları gibi konuşturduğumda başladı. İlk seyircilerim de ailem ve komşularımızdı. Herkes yaptığım kurgularda hikayenin sonunu görebilmek için bir demlik çay içmeden evimizden gitmezdi. Babam sonunda bana bir kamera aldı ve ben 13 yaşındayken sıralı kurguyla filmler çekiyordum.

Bayram Harçlığı sizin ilk çalışmanız mıdır? Varsa diğer çalışmalarınız ile ilgili bilgi verebilir misiniz?

« Bayram Harçlığı » benim profesyonel olanaklar ile çektiğim ilk kısa filmim. Daha önce okul projesi ve alıştırma olarak çektiğim kısa filmlerim ve belgesellerim var.  Bunlardan bazıları Benim Sinemalarım, Bozuk Kanal, Ben Giderim Adım Kalır, Geleceğe Yolculuk, Soygun ve Asansör’dür.

Bayram Harçlığı’nın çıkış noktası ve gelişme devresi hakkında konuşalım. Nasıl oldu ? Hareket noktasından itibaren projenin süreci hakkında neler söylemek istersiniz ?

« Bayram Harçlığı »  Slovakya’da 6 ay kaldığım dönemde başka kültürlerden insanların ülkemizi ve detayları merak etmesiyle ortaya çıkmış bir proje oldu. Kültürümüzü yansıtacak bir öyküyü bir çocuk kahraman üzerinden aktarmak istedim  ve hepimizin çocukluğunda  bir kez olsun mutlaka yaşamış olduğu bayram harçlığı hikayesini anlatmak istedim.  Yeniden sinema alanında birşeyler yapabilmek için iyi bir başlangıç filmi olacağını düşündüm ayrıca bir çocuk oyuncuyla çalışabilmenin zorluklarını da pratik etme imkanı yaratacağı için  kişisel deneyimlerim adına da kazanç sağlayacaktı.  Oluşturduğum projeyi öneri aşamasında başka insanlara kabul  etme şansım olup olmadığı görmek ve parasal fon yaratabilme adına Kültür Bakanlığı’nın yılda bir kez kabul ettiği « Kısa Film Yapım Desteği’ne » başvurdum ve senaryom pekçok proje arasından ilk 30’a girerek 12.500 TL ‘yi (2013’ün en yüksek desteğini) almaya hak kazandı. Bu da işi daha iyi yapabilmek için beni motive etti.

Bayram Harçlığı şimdiye dek pek çok ulusal ve uluslararası festival bünyesince de gösterim hakkı kazandı. Bu süreçte yaşadığınız veya eklemek istediğiniz neler olabilir?

« Bayram Harçlığı »  konusu itibariyle özellikle yurtdışı festivallerde gösterilmesini hayal ettiğim bir projeydi. Başka bir amacım da olabildiğince çok seyirciye ulaşabilmekti. Çocuk Hakları Film Festivali’nde ortalama 5000 çocuk izleyiciye ulaşmış olması ve toplamda 11 festivalde 10000’e yakın kişiyle buluşmuş olması benim bu proje için hedeflediğim değerlere ulaşmamı sağladı.

Serpil Altın Urkan sinemasının dinamiklerinden bahseder misiniz ? Mesela nelerden etkilenir? Nasıl bir dili vardır? Hangi ekolün alt katmanıdır? İşte bu Serpil hanımın filmidir diyebileceğimiz salt ve kült etmenleriniz var mıdır? Varsa nelerdir?

Benim sinema bakışımda hikayelerimin içinde « Mutluluk » kavramına mutlaka atıfta bulunulmasına özen gösteriyorum. Hepimizin hayatımız içinde cevap veremediği soruları vardır. Bu sebeple ben de kendi dünyamda görsel bir dille « Mutluluk » sorusuna cevap bulmaya çalışıyorum.  Başka bir odak noktam da kapılar. Kapılar ve sürpriz insanlar. Kapalıyken ardında ne olduğunu bilmediğimiz ama gidişatımızı değiştirecek kapılar. Kapıyı metafor olarak kullanmak beni huzurlu kılıyor. Kapalı mekânlar da sıkışıklık duygusunu yansıttığı için yine ilgimi çeken bir başka etmen. Yalnızlık halimize bir dönüş. Sıkışıklığımızın insanlık adına bir yansıması.

Sinemadaki pek çok akımın örneklerini izliyor, takip ediyor ve analiz etmeye çalışıyorum. Tekil olarak odaklanıp bundan çok etkileniyorum ve ben bu yolda yürüyeceğim dediğim herhangi bir ekol ya da akım yok. Benim birincil önceliğim her filmimde bir öncekinden bana göre daha iyi, bir sonrakinden daha alt seviyelerde film üretmek ve çıtayı hep yukarı doğru taşımak. Çünkü bana göre ilk filminizde 200 tane ödül toplarsanız herkes 2. filminizi merakla bekleyecek ve siz en iyisini yapma adına çabalayacak başarısız olursanız sanatçı krizine gireceksiniz. Bu sebeple alttan yukarı kendini taşıyabilmenin her anlamda sanatçıyı özgür kıldığına inanıyorum. Sinema üretiminde özgürlük yanında özgünlüğü getirir düşüncesindeyim.


Bayram Harçlığı kaç günde tamamlandı? Bu süreçte filmin oyuncu seçiminden kurgu boyutuna kadar olan heyecanlı çekim aşamasından biraz bahseder misiniz?

« Bayram Harçlığı » hazırlık süreci de dahil 3 ay  kadar bir sürede tamamlandı. Özellikle baş kahramanım 7 yaşında bir erkek çocuk olduğu için  çocuk oyuncu konusunda seçici davranmak istedim, bu sebeple de ön araştırmam sırasında bulduğum çocuklarla audition yaptım. Diğer kalabalık oyuncu kadrom için de dostlarımın tavsiyeleriyle ilerledim. Rüzgar Casting’in sevgili yönetici Ezgi Adoeye bu konuda bana çok destek oldu. Ekibimiz küçüktü ama herkes birbiriyle çok iyi anlaşıyordu. Güzel, keyifli bir çekim yaşadık. 

En çok sevdiğiniz ve unutamadığınız keza sinema dilinizin ortaya çıkmasında az yada çok etkisi olduğunu düşündüğünüz yapıtlar nelerdir?

Benim olmazsa olmazım Jean Pierre Jeunet’in AMELIE filmidir. Filmin özgün senaryosu ve yaratılan karakterin başarısı, renkleri, müziği, kurgusu, ses tasarımı, sanat yönetimi, görüntü dili, dinamiği beni oldukça etkilemiştir.  Hayata dair söylemek istediği mesaj da oldukça basit ama çok iyi anlatılmıştır. Aslında mutlu olabilmek için binlerce sebep varken biz neden hep mutsuzluğu seçeriz ki ?

Kısa film mi uzun fim mi ? Neden?

Bence her ikisi de. Ben hikayelerin sinemada kendi sürelerinde anlatım dili olduğuna inanıyorum. Bazı öyküleri kısa anlattığınızda tadı farklıdır, bazılarını da uzun. Bu  sebeple aslında kısa film mi çekeceksiniz, uzun mu hikayeniz karar veriyor. Ben uzun metraj tabi ki çekmek istiyorum ama kısa film projelerim de paralelinde olsun hayal ederek.

Türkiye’de yapılan kısa filmciliğin ve sektörün durumunu ve gidişatını yeni bir yönetmen olarak ve işin içinde biri olarak nasıl değerlendiriyorsunuz ?

Türkiye’de kısa filmcilik her işte olduğu gibi hem iyi hem de kötü yapılıyor. Örneğin « festival filmi » üretelim düşüncesinde arkadaşlara rastlıyorum. Festivallerde ödül alarak sesini duyurmak, gidecekleri yolu kısaltmak derdinde olduklarını görüyorum. Aslında yönetmen için bana göre her şeyden önemlisi BİR FİLM YAPMAK! İçine sinen, hayatta gördüğün değerleri yansıtan, özgün, iyi niyetli bir bakışla en başta FİLM YAPMAK derdinde olunmalı diye düşünüyorum. « Festival filmi » üretmek isteyen arkadaşlar maalesef festivallerde popüler konular olarak değerlendirilen bazı konuları önemseyerek ön plana çıkmak istiyorlar. Özellikle etnik gruplarla ilgili yapılan filmlerin Avrupa Kısa Film Festivallerinde de revaçta olması, bu alanda tek düze filmler üretilmesine sebep oluyor düşüncesindeyim. Kısa filmlerde komedi türüne rastlanmıyor olması da belki bu sebepten.

Bir de kısa filmcilerin festival sorunu var. Belli başlı büyük kısa film festivalleri dışında filmin yaratıcısını neredeyse « kendi paranı ödeyerek gelirsen festivalimize katıl » diyen festival organizasyonları var. Elemeyi gerçekleştiren Ön jüri pek çok festivalde önceden deklare edilmiyor. 

Yeni projelerinizden bahseder misiniz ?

« Sokaktan Korkan Filmler « diye yarattığım bir konsept projem var. Aslında bir üçleme. Kadınlar üzerinden mutluluk kavramını tartıştığım evden çıkamayan 3 kadının hikayesi. Birbirinden bağımsız ama  tek mekan olgusuyla birleşen kadınların hikayesi. Devamında da senaryosunu bitirmek üzere olduğum bir uzun metraj projem var : « PARÇA » Bu projemde aynı konsept üzerinden ilerliyor. Kendimi sadece senarist ve yönetmenlikte değil aynı zamanda yapımcılık konusunda da geliştirmeye çalışıyorum. İyi bir yönetmenin yapım konusunda deneyimi olmasının üreteceği projeye çok katkısı olacağını düşünüyorum. Bu sebeple Korhan Uğur’un gerçekleştireceği 3. uzun metraj filminin yapımcılığını da üstleniyorum.

Sayın Urkan'a yeni projelerinde başarılar ve A Cup Cinema adına böyle güzel bir röportajı gerçekleştirdiğimiz için teşekkür ederim.






L'INCONNU DU LAC (STRANGER BY THE LAKE)

Yaz günü. Harika bir göl kıyısı ve arkasında beliren orman manzarası. Geri planda park etmiş arabalar. Sahilde güneşin ve dinginliğin tadını çıkaran bir grup erkek.  Şimdi buraya kadar gayet normal. Devamında bu güzel manzaranın alt metnini verir yönetmen bize. Sahilde takılanların eşcinsel kimliklerini gösterir önce. Sonra çırılçıplak vücutlarla sere serpe yayıldıkları göl plajı. Kamera yavaş yavaş gölden geriye, ormanın içine doğru geldikçe ağaçların arasında sevişen erkekler, onların arasından her şey normalmiş gibi gelip geçen başka erkekler ve sevişenlere bakarak mastürbasyon yapan başka erkekler kadraja girer. Ana kahramanla tanışırız. Zira o da bizi kendi beğendiği ve içlerinde en iyi ve gösterişli olan başka bir erkekle tanıştırır. Mekân tektir. Her şey o göl etrafında olup biter. Sanat çalışması, oyuncu koçu, kuaför, ekip algısı diye bir şey yoktur. Zira yönetmen filmi kendisi ile birlikte oynayan oyuncular ve figüranlarla çekmiştir.

Yönetmen Alain Guiraudie’nın 6.yapıtı olan ‘Stranger By The Lake’ aslında onun bir anlamda adını uluslararası anlamda duyuran en önemli ve en kişisel yapıtıdır diyebiliriz. 2013’te Cannes başta olmak üzere pek çok festivalde gösterilmiş ve özellikle yönetmenin neredeyse tam bağımsız bir formatta çektiği tek film olma özelliği ile övgü toplamıştır. Filmin ilginç notlarından bir tanesi de aşık olunan aktörün (Christophe Paou)Tom Selleck’e benzemesi, 1980’lerin meşhur dizilerinden ‘Magnum’un dönemin jönlerinden olan Hawai’li polis müfettişi Selleck’e de değinilmeden geçilmemiş.

Göl etrafında o muazzam manzaraya nazır erkeklerin oluşturduğu bir nevi şahsına münhasır cennet algısı ve bu algıyı bir nebze bozması için ortaya salıverilmiş şeytani bir varlık .İnsanın, o uçsuz bucaksız güzelliğini, o tanrısal doğayı çirkinleştiren ve suni deformasyonunu yansıtan o insan .Berraklığını ve suç ortaklığını beraber taşıyan göl, hem cennetindeki insanlara ev sahipliği yapıyor hem de onların ölümüne misafir kalıyor.İşte ironik derinsellik de burada. Doğa ve insanın denge kuramı.

Katil oldukça yakışıklı ve sportmen bir yapıya sahip  cennette avını arayan bir kurt gibi.Bir anda gölün içinden heybetiyle kumsala doğru çıkar ve nesnel çarpışmaya neden olur. Aurasına kapılan zavallı insanlar onun ekseni etrafında dönmeye hatta bazen kendini kaptırmaya başlarlar. Müteakiben gelen seks algısı, derinlerden çıkar ve vücuda dağılır ta ki aşk algısına dönüşünceye dek.

Ancak asıl olgusal problem burada  seks. Filmde masaya yatırılan konu seksin hayattaki zorunluluğu, vicdani değerleri alt üst edişi, bağlılığı sorgulaması ve yaşamla ölüm arasındaki kıyasıya çizginin saf belirleyicisi olması. Bu bağlamda yönetmen oldukça saf bir anlatım sergilemiş ve ilk etapta heteroseksüel bir ilişki kurgusunu oturtamadığı için homoseksüel bir yaklaşım getirmeye çalışmış. Ola ki böyle bir durum eşcinsel ilişkilerde karşılaşıldığında ne kadar etik ve yüzeysel olabiliyor insan sorusuna cevap da aramaya çalışmış Guiraudie.


Bir de gölde tarafsız durumdaki yani ne eşcinsel ne de hetero olan başka bir erkeğin varlığı daha vardır. Hatta bu erkeğin başta düşünceleriyle başrol karakterini etkilemiş olması ancak görüntü olarak da itmiş olması, onun diğer karanlık ama çekici erkeğe yönelmesinde oldukça etkili bir faktördür. Genelde gününü bu şişman erkekle kayalıkların orada konuşarak vakit geçiren ve diğer eli yüzü düzgün olanla da aşk yaşamayı tercih eden karakterimiz öyle bir ana gelecektir ki bu olay onun birtakım şeyleri daha mantıklı düşünmesi için eksen hazırlayacaktır. Akabinde gölün içinde bir cinayet yaşanır. O yapılı ve yakışıklı diye atfettiğimiz kişi kendisiyle önceden takılan başka birini gölde boğarak öldürür. Buna başrol karakteri şahit olur. O günden sonra içinde başlayan güvensizlik  ona karşı beslediği aşkı silip süpürmeye başlar.Kafasında  hep 'beni ne zaman öldürür?' sorusu dolaşır.

Neyi gördüğümüz ve neyi görmek istediğimizle alakalı oldukça skolastik bir penceresi olan yer yer hard core sahnelere kadar uzanarak gerçeklik ögelerini tam anlamıyla alt üst eden  yönetmen bizlere cennet adasında yaşanan bir anlık cehennemi yansıtmış. Banttan mı yoksa reel mi yaşıyoruz hiç belli değil zira zaman mekân kavramı üzerinde durulmamış bile. Buna gerek de duymamış aslında yönetmen. Sadece çırılçıplak saf bedenin içine şeytanlığı sokuvermiş ve laboratuvar faresi gibi sadece bakıp nereye gideceklerini ve ne yapacaklarını gözlemlemiş. Karakterlerine zevkin doruklarını yaşatırken onlara cehennemim ıstırabını da yaşatmış. Bu ters köşe deneyim kendisini adeta tanrısal bir boyuta taşımış. Enteresan bir saflığa ve sığlığa sahip bu film bir anda sansasyonel oluşumlara gebe oluverirken doğacak çocuğun hilkat garibesi mi yoksa nur topu gibi bir çocuk mu olacağını önceden kestiremiyorsunuz.

Film, 2013 Cahiers du cinema dergisinin yılın en iyi Avrupa filmi seçtiğini de hatırlatayım. 

14 Şubat 2015 Cumartesi

KIŞ UYKUSU

Sinemamızın 100.yılını kutlama şerefine eriştiğimiz ve Türk sinemasının altın çağı olarak nitelendirebileceğimiz 2014 yılının akıllarda kalan, altın palmiyeli filmi ‘Kış Uykusu’nu belki de izleyecek en güzel dönem şimdi diyebilirim. Hem havaların soğuk ve yağmurlu hem de gökyüzünün gri bir pastellikle kaplı olduğu bu tablo gibi dönemde bu filmi izlemek ayrı bir tat bırakıyor.

Nuri Bilge Ceylan, Anadolunun saf ve derin hikayelerini bıçkı fabrikasından ince eleyip sık dokuyarak çıkartmaya devam ederken bu kez yine Anadolunun göbeğinde farklı sınıflarda iki ayrı insan grubunun yaşadığı cehennemi, iyiliği ve kötülüğü yer yer Shakespeare monologlarıyla yer yer Bergman ekliptikleriyle bezeyerek saf bir Çehovyen balad haline  getirdiği bir Anadolu masalı sunuyor bizlere.

Hani hayvanların kan dolaşımlarının yavaş yavaş azaldığı ve derin bir uykuya yattıkları o mahrem kış yok mu, işte Aydın karakteri de o topraklarda uykuya yatmış birçok kez bozguna uğramış üst sınıfın yegane temsilcisi konumunda ağırlığını veriyor. Cemiyetten gelme Aydın, lüks bir yaşantının cıvıltılı sahnesinden çıkıp artık o diyalektikten uzak kendini ücra bir Anadolu kentine atmış ve orada sessiz imparatorluğunu kurmuştur. İmparatorluğuna sadece kendisini bir türlü sevemeyen yaşça genç karısı ve kocasından boşandığı için kendini bilinmedik bir derinliğe mahkum eden kız kardeşini de dahil etmiştir.

Aydın’ın ürkek, olaylara karşı savunmasız, kendini tatmin eden tavırcı ve narsist yanı etrafında sevilmeyen bir karakter olmasına yol açarken, başta en yakınları olmak üzere kentin alt tabaka diye adlandırdığımız avam kısmının da sessiz birer öfkesini kazanmıştır. Yıllarca sahnede rol yaparak sanatın içinde yaşamış olan Aydın, ne iyi bir sanatçı ne iyi bir kardeş ne de iyi bir eş olabilmiştir. Kaybeden kimliğini derinlerde saklayıp üstünü kocaman ve kalın bir ego ve gurur yorganıyla örtmüş ve yatağına kimseyi almamış özünde yapayalnız bir insandır Aydın.

Küçük ve adı bile bilinmeyen bir dergi için merkezinde tam olarak bilgi sahibi bile olmadığı konulardan makaleler yazarak belirli bir okuyucu kitlesiyle kendini kandıran zavallı bir asalak gibi yaşayan Aydın’ın karanlık psikolojisine ilk arabasının camına atılan masum bir elin tuttuğu bir taş parçası ile adım atarız. Akabinde takip eden lezzetli bir kurguyla, Aydın’ın tabiri caizse zombileştirdiği insanları tek tek tanımaya başlarız. Taşı atan çocuğun babasının durumuna üzülüp gurur yapan küçük bir okul çocuğu olduğunu,  onun yüzünden ayrıldığı ve zehirlediği kız kardeşini, tavırları ve sahte sevecenliğiyle yabancılaştırdığı karısını , binemediği atı, gidemediği yolu, öldürmeyi bile beceremediği tavşanı görürüz Ceylan’ın kadrajında.

Bergman’ın o sivri ve bitmek bilmeyen mücadeleci ve eleştirel tartışma diyaloglarını dinlerken adeta uzunluğuna bile bakmaksızın meseleye dalıp çözümsele inmeye çalıştıran tiratları tıpkı yer yer yakıp kavuran yer yer sığınmacı Platon örgüleriyle buluşturan lezzetli ve dingin bir tat alıyorsunuz. Hani Wild Strawberries - Yaban Çilekleri (1957) filminde yaşlı ve huysuz profesör Isak Borg’un bir gece rüyasında kendini ölmüş olarak gördüğü yüzü olmayan varlıkların dolaştığı Arnavut kaldırımlı bir mekanda artık hayatın ona ölümden başka bir şey sunmayacağı mektubunu attığı o muazzam sahne Aydın da uzaklaşmak için çıkmaya çalıştığı ancak önüne çıkan engellerden dolayı bir türlü çıkamadığı o meşhur İstanbul yolculuğuna gidemediğini karısına bile söyleyemediği o suç işlemiş çocuksu tavırları onu bir anlamda yarattığı kendi cehenneminden iki adım öteye bile gidemeyecek kadar yaşlanmış ve yorgun bir vücut haline getirdiği gerçeğiyle bire bir örtüşüyor.

Yine Anadolu’nun mesken olduğu yalnız insanlar ekibinden bu kez para zengini ama sevgi fakiri bir şehir adamının Anadolu’daki hemzemin yalnızlığını fırça darbeleriyle derinleştiren Ceylan, yağan karın senfonik materyalini de iyi kullanmış. Koskoca donuk ve soğuk bir otelin içini bile ısıtamayan bir yoğunluğa sahip Aydın’ın karakteri ve durumsallığı öyle tek taraflı değil de katmanlaşmış ve betonerme bir zemine eklenmiş adeta. Çocukluğundan gelen yalnızlığı ve hep benciliği Aydın’ı sevilmemiş bir çocuğun sevmeye hakkı olmayan veya sevmeyi beceremeyen toplumun içinde sarpalanan bir hilkat garibesi motifi çizerken etrafındaki semiz kişilikleri de kendi karanlığına sürüklemekten öte gidememiş.

Haluk Bilginer ustanın hayat verdiği Aydın, defalarca oturup üzerine konuşulacak ve bizim toplumda sık sık örneğine rastladığımız cinsten bir karakter. Oyunculukların ne kadar zirvede durdukları konusunda hiç yorum yapmaya bile gerek yok. Filmin tek negatif eleştirebileceğim noktası diyalog ve monologların müthiş uzamalarıyla görselliğin büyük bir kısmının tiyatrala kayması. Zira yönetmenin Kasaba ve Uzak gibi sessiz türkülerini dinlerken ve ortada kalan boşlukları daha rasyonel doldurabiliyorken şimdi bize bu şansı bırakmıyor Ceylan.

13 Şubat 2015 Cuma

OUR SUNHI

Ve tanrı Sunhi’yi yarattı…Kadın o kadar hassas bir temadır ki ikili ilişkilerde inişlere ve çıkışlara sebep olan ve hatta sonucu ve başlangıcı belirleyen yegane faktördür. Our Sunhi, adından da anlaşılacağı gibi kabullenilmiş ve sahiplenilmiş bir kadın (Sunhi) üzerine kurulu dört kişilik bir tiyatral rulet oyunudur. Ortada güzeller güzeli bir kadın vardır. Onun eski aşkı bir çocuk, üniversiteden öğretmeni ve öğretmenin kardeşi Sunhi için seçtikleri taşa bahis oynayan erkeklerdir. Eski aşkına karşı artık birşeyler hissetmeyen Sunhi, bir gün içki içmeye gittiği bir kafeteryada bira siparişi verir. Ancak birayla beraber tavuk da sipariş vermesi gerektiğini duyunca morali bozulan Sunhi, bu teklifi kabul eder. Masanın üzeri boş bira şişeleri ve tüketilmiş tavuk tabaklarıyla dolmuştur. Masanın penceresinden yolda gördüğü eski aşkını kafeteryaya çağırır. Birlikte birşeyler içerler ve Sunhi kalkıp gider. Tabiiki geride ona tekrar geri dönmek isteyen aşkının karşılık bulamamış bezgin haliyle ödemesi gereken bir sipariş listesi kalır.
Üniversiteden hocasıyla görüşüp yeni film okulu için referans mektubu ister. Öğretmeni de ona sadece yüzeysel ve Sunhi’nin ona yansıttığı özellikleri kaleme alır ve yazar. Ertesi gün referans mektubunu kıza verir. Sunhi, mektubu okur ve beğenmez. Tam olarak kendini yansıtmadığını hisseder ve daha detaylı bir referans mektubu talep eder. Bu sırada öğretmeninin ona olan yaklaşımlarına da izin verir. Ertesi gün daha detaylı bir mektup alan Sunhi, kendisiyle ilgili yazılan düşüncelerden dolayı memnun olur ve öğretmenini arayıp teşekkür eder.
Öğretmenin erkek kardeşi kendisini sürekli eve kapatan asosyal görünümlü bir karakterdir. Ancak derinine inilince tamamen sosyal ve sanatla alakalı bir kişi olduğu görülür. Sunhi’nin bir diğer hayranı da budur zaten.


Bu 3 erkek, film boyunca belirli aralıklarla görüşüp hoşlandıkları ortak kadın,Sunhi, hakkında konuşup dururlar. Bu karşılıklı konuşmalar, Sunhi’nin sürekli bilinen ortak özelliklerindendir. Çünkü herbiri Sunhi’nin ortak noktaları hakkında konuşup onu önemli hatta uç noktalara yerleştirmişlerdir. Oysa ki Sunhi de derinlerinde farklı ve kendini gösterdiğinden daha ayrıksı bir karaktere sahiptir. İçlerinde sadece birisini beraber içtikten sonra evin önünde öpen Sunhi, hiçbirisiyle duygusal bağlamda bir şey yaşamamış ve yaşamayı tercih etmemiştir.
Adeta, kadını masaya yatırıp erkekler üzerindeki kadın algısını ameliyat eden Soo, Sunhi’nin güzelliğini kullanıp erkekler üzerinde basit bir tanımlama yaratmış ve hepsini teker teker egale etmiştir. Kadının, erkeğin dünyasındaki kilit nokta olma denklemini alt üst eden alegorik bu anlatım dili, Soo’nun close up kamera teknikleriyle birleşmiş ve ortaya tiyatral bir Shakespeare diyalog ve monologları ortaya çıkmıştır.

Yer yer erkeklerin Sunhi’ye yaklaşımlarını yer yer uzaklaşmalarını ve yalnızlıklarını anlatırken, merkezi kısımda Sunhi, o film boyunca tek kıyafeti ve referans mektubunda da geçen tipik birkaç bilinen özelliği dışında erkeklerin Sunhi’si oluvermiştir. Sahip olduğuna inandıkları şeyin, aslında bildklerinden fazla bir şeyesahip olmadığını bilmeleri aptallığı boyunca savsaklanan 3 erkek, kadının patolojik gerçekliği üzerinde hiçbir yanılsama yaşamamışlardır. Bu da günümüzde standart aşk kalıplarının ne derece karmaşık ve tekdüze olduğuna dair ince bir taşlama kıvamında olduğunu da gösterir.

Cahiers Du Cinema dergisinin 2014’ün en iyi 10 film sıralamasına giren nadir bir anlatım yeteneği barındıran Our Sunhi, Hong Sang Soo’nun Güney Kore’den çıkma izlenmeyi hak eden yapıtlarından.

9 Şubat 2015 Pazartesi

LOVE IS STRANGE

En son 2012 yılında ‘Keep the lights on’ filmiyle de eşcinsel yaşamlara dair saf anlatımıyla uluslararası anlamda ses getiren çalışmalara imza atan Ira Sachs’ın 6.uzun metraj filmi Love Is Strange, Amerikan aile yaşamının zaten sendeleme periyodu geçirdiği bir dönemde soktuğu eşcinsel evlilik ve hayatın cilvelerini traji komik dilde anlatıyor.
Alfred Molina ve John Lithgow’un 50 yaş üstü iki eşcinseli oynadığı yapıtın diğer hemcinslerinden farkı, Molina’nın ve Lithgow’un eşcinsel olan bir çifti kadınsı olmayan dış karakteristikleriyle şiirsel ve alegorik anlatışlarıdır. Zira film iki soruya cevap arıyor. Birincisi Amerikan aile yapısında eşcinsel kimliği nasıl duruyor ve karşılanıyor? İkincisi, toplumsal yapıda eşcinsellik ne kadar kabul görüyor ve destekleniyor? Tabi bu iki ana temanın arasına serpiştirilmiş, Joey’in büyüme ve ergen sorunları, Kate’in anne olarak kimliğinin sorgulanması ve cevapları, Elliot’un baba olarak evdeki artıları ve eksileri ile tabiki Ben ve George’un uzun yıllardır süreklilik gösteren aşk yaşantıları ve bu yaşantının sürüklediği trajik noktalar da var.
Birbirlerine olan aşklarını artık aynı çatıda yaşayamayacaklarını anlayan Ben ve George’un finansal yetersizliklerinden dolayı zorunlu ve geçici olarak ayrı evlerde yaşamaya başlamasıyla gelişen süreç, bu evlerde gitgide silikleşen ve sönen birer diğeri olma sonuçlarıyla karşı karşıya kalan kişiler oluverirler. George olaylara daha sabırlı dayanırken ondan daha yaşlı olan Ben, maalesef bu durumlardan daha fazla etkilenir ve hassaslaşır. Evde kendine ait bir yere bile sahip olamayan bu iki çaresiz sevgili, belirli bir müddet özlemlerini cep telefonlarıyla giderip haftanın belirli günleri dışarda buluşarak giderirler. Amerikan toplumundaki kapitalist düzenin bireyler üzerinde yaptığı ağır sendromları hafif ve alaycı dille anlatarak, eşcinsel evliliklere hala hazır olmayan ve kapının dışından bakan bir Amerika olduğu etiketini yüzümüze çarpıyor Sachs.
Maalesef Ben’in sessiz sedasız ölümüyle yalnız kalan George, ve Joey’in hayatındaki taşların yerini bulması gibi birbirinden farklı sonuçların doğması filmin etnik cevap arayışı içine girmeden natürel bir havada olması gerekenin olduğu bir standardizasyon belirlemiş olduğunu da görüyoruz. Sachs, karakterleri fazla sallamadan ve detay vermeden içlerindeki meseleyi tak diye masaya yatırıp onu normal bir birey gibi tedavi ediyor, sorguluyor ve cerahatini temizleyip yerine koyuyor. Bu da toplumun kabuk bağlamış yaralarına karşı ilaç gibi reçete çıkmasına yol açıyor.periyodu geçirdiği bir dönemde soktuğu eşcinsel evlilik ve hayatın cilvelerini traji komik dilde anlatıyor.
Alfred Molina ve John Lithgow’un 50 yaş üstü iki eşcinseli oynadığı yapıtın diğer hemcinslerinden farkı, Molina’nın ve Lithgow’un eşcinsel olan bir çifti kadınsı olmayan dış karakteristikleriyle şiirsel ve alegorik anlatışlarıdır. Zira film iki soruya cevap arıyor. Birincisi Amerikan aile yapısında eşcinsel kimliği nasıl duruyor ve karşılanıyor? İkincisi, toplumsal yapıda eşcinsellik ne kadar kabul görüyor ve destekleniyor? Tabi bu iki ana temanın arasına serpiştirilmiş, Joey’in büyüme ve ergen sorunları, Kate’in anne olarak kimliğinin sorgulanması ve cevapları, Elliot’un baba olarak evdeki artıları ve eksileri ile tabiki Ben ve George’un uzun yıllardır süreklilik gösteren aşk yaşantıları ve bu yaşantının sürüklediği trajik noktalar da var.
Birbirlerine olan aşklarını artık aynı çatıda yaşayamayacaklarını anlayan Ben ve George’un finansal yetersizliklerinden dolayı zorunlu ve geçici olarak ayrı evlerde yaşamaya başlamasıyla gelişen süreç, bu evlerde gitgide silikleşen ve sönen birer diğeri olma sonuçlarıyla karşı karşıya kalan kişiler oluverirler. George olaylara daha sabırlı dayanırken ondan daha yaşlı olan Ben, maalesef bu durumlardan daha fazla etkilenir ve hassaslaşır. Evde kendine ait bir yere bile sahip olamayan bu iki çaresiz sevgili, belirli bir müddet özlemlerini cep telefonlarıyla giderip haftanın belirli günleri dışarda buluşarak giderirler. Amerikan toplumundaki kapitalist düzenin bireyler üzerinde yaptığı ağır sendromları hafif ve alaycı dille anlatarak, eşcinsel evliliklere hala hazır olmayan ve kapının dışından bakan bir Amerika olduğu etiketini yüzümüze çarpıyor Sachs.
Maalesef Ben’in sessiz sedasız ölümüyle yalnız kalan George, ve Joey’in hayatındaki taşların yerini bulması gibi birbirinden farklı sonuçların doğması filmin etnik cevap arayışı içine girmeden natürel bir havada olması gerekenin olduğu bir standardizasyon belirlemiş olduğunu da görüyoruz. Sachs, karakterleri fazla sallamadan ve detay vermeden içlerindeki meseleyi tak diye masaya yatırıp onu normal bir birey gibi tedavi ediyor, sorguluyor ve cerahatini temizleyip yerine koyuyor. Bu da toplumun kabuk bağlamış yaralarına karşı ilaç gibi reçete çıkmasına yol açıyor.

7 Şubat 2015 Cumartesi

STILL ALICE

Lisa Genova’nın 2007 yılında tamamladığı aynı adlı romanından uyarlama ‘Still Alice’, Julianne Moore’un bu yılın en iyi kadın performanslarından biri hatta en iyisi diyebilirim.
Kolombiya Üniversitesinde dilbilimci olarak çalışan başarılı, evli ve 3 çocuk annesi Alice, hayatının zirve noktasında bir anda duraklama dönemine geçer zira kendisinde fark ettiği yavaşlama, unutkanlık ve dikkat eksikliği onu gün be gün derinlemesine sarsacak bir hastalığın pençesine düşürecektir.
İlk etapta üniversitede yaptığı bir sunumda bir kelimeyi unutması ve onu bir türlü hatırlayamamasıyla başlayan kabus, diğer bir gün çıktığı sabah koşusunda bir anda kaybolmasıyla yaşadığı ruhsal çöküntüyle daha da etkinleşir. Ailesiyle iç içe ve her şeyi paylaşan Alice, bu durumdan ilk olarak kocasını haberdar eder. Psikolojik tedavi görmeye başlayan Alice, durumunun ciddiyetini yaptırdığı tahlil sonuçlarından daha da net anlar ve ayrıca bu durumun genetik olabileceğini de öğrenir. Akabinde çocuklarıyla da hastalığını paylaşarak, onlarında konsültasyondan geçmelerini ister. Bu sayede Alice’in hem kişisel hayatına hem de aile hayatına bir anda dahil oluruz. Alice’in parlak bir meslek hayatı olmasına rağmen ailevi anlamda pek de başarılı olamayan bir anne olduğunu ve bu ciddi hastalığın ilerlemesiyle aile içinde oluşan çatlakları ve onlarında bu süreç içinde tedavi olduklarına tanık oluruz. Artık Alice, gitgide her şeyi unutmaya başlarken geride kalan hatıralarını tekrar anımsamak için bir yerlere yazıp kaydetmeye başlar. Arasının pek de iyi olmadığı küçük kızıyla bu hastalık sayesinde daha da yakınlaşacaktır ancak ne şanssızlıktır ki Alice bu yakınlaşmayı gerçek anlamda hiç algılayamayacak ancak kırık parçaların içindeki yansımalarıyla hissedecektir. Filmin sonunda kıznın ona anlattığı hikayede sevgi temasını bulması da hala bir yerlerde sakladığı o duyguyu bilinçli ya da değil dışa vurur.
Oldukça güçlü bir senaryoya sahip olan ‘Still Alice’ özellikle Moore’un akıcı ve etkili performansıyla zirveye çıkıyor. Üstelik uzun zamandır vasat yapıtlarda izleyebildiğimiz Alec Baldwin’i Alice’in vefakar kocası rolünde gayet iyi bir performans sergilediğini görmek de iyi bir ekstra. Kristen Stewart’ın haylaz kızı oynadığı rol ise her ne kadar bazı çevreler tarafından silik bulunsa da Stewart filmin rengine uygun soluklu bir anne kız ilişkisini yansıtırken, yar yoldan geri dönen ve yeniden annesini isteyen kıza gayet iyi bir ruh vermiş.
Önümüzdeki Oscar yarışında Julianne Moore’un en iyi kadın oyuncu ödülünü şimdiden alacağı kulislerde dolaşa dursun, bu yılın geç gelen sürpriz filmlerinden birinde Moore’u yine çok iyi bir performansla izlemek sanırım sinefiller için biçilmiş kaftan.

1 Şubat 2015 Pazar

AĞRI VE DAĞ (HASAN SERİN)

Ağrı (Ararat) ve dağ hem iç içe yaşayan hem de bir o kadar ayrı ve uzak olan iki ayrı karakter gibi. Ama her halükarda birbirlerine ihtiyacı olan ve biri olmadan diğerinin anlamsızlaştığı bir bütünsellik. 
O derin dağ algısının yanında , soğuk bir kış mevsimini makyajlayan esinti, beraberinde kulaklarımıza çalınan hayvan sesleri ve hayata tutunan insanların bir anlık faaliyetleri ile Ağrı Dağı , yaşayan bir varlık haline geliyor. Gözlerini dört açmış bir çoban köpeğinin sanki dağın koruması gibi havlaması ne kadar da yerinde. Zira yabani güzelliğinin giriş kapısına oturtulmuş bir bekçi köpeği gibi koruyor orayı ne pahasına olursa olsun. Zamanın durmuş, dingin yansıması tesbihini çeken bir kadının umarsızlığı ve bütün bu seslerin merkezinde aniden uyanan küçük bir köylü kızın birkaç saati.
Yıllar boyunca irili ufaklı birçok efsaneye, aşka ve ayrılığa ev sahipliği yapan heybetli Ağrı Dağı, Hasan Serin’in kamerasıyla şiirsel bir güzelliğe ulaşıyor. Buz gibi bir kış yaşayan Ağrı Dağı ve eteğinde aynı mevsimi yaşattığı bir grup insan.
Küçük kız ve aynı evde yaşayan ailesi her ne kadar Ağrı ve dağ gibi eş anlamlıysa bir o kadar da zıt karakterde kişiler olarak yansıyor.  Kız çocuğunun öz Türkçe konuşurken annesinin ve diğer üyelerin Kürtçe konuşması, kızın okula gitme hevesi ile ninesinin camiye gitme fikrini kıza dokundurması gibi ironik ve manidar kavramları bize, dağın o sere serpe uzanmış bakir güzelliğinin derin yansımaları olarak geliyor.
Sabit  kamera hareketlerinin  dağın kendi hareketliliği ile buluştuğu o ender anlar, doğal güzelliğin de resmedilmesiyle tablo görüntüsünde sentezleri ortaya çıkarmış.
Küçük bir kız olmanın o tarz bir kırsalda ne kadar anlaşılmaz ve zor bir durum olduğunu sade bir dille anlatırken, eğitim  sisteminin sektelerini de dağın pastoral güzelliklerinde buluveriyoruz. O yaşlı dede ve ninenin alışılmış rahatlıkları ve vurdumduymazlıkları, öğretmenin isyanı, küçük kızın hiç bitmeyecek sabrı ve azmi ile küçücük bir köye sıkışmış insancıkların dağın onlara izin verdiği bağlamda birbirlerine olan dışavurumları Serin’in vizöründen böyle yansıyor.
İki taraflı bir gel giti gerek bedensel gerekse ruhsal yarı belgesel tonda anlatan Serin, özellikle görüntü yönetimi konusunda da harika bir iş çıkartmışa benziyor.
Filmin alt metnindeki o büyük, görkemli Ağrı Dağının kendine has, büyük, ulu, tavrına münhasır, eteğinde yaşayan ve onun soğuğunu birebir hisseden küçük insanların ters köşesin, çıkmazını ve en önemlisi küçük kızın üşümesini, soğuk bir kış gününü bir odun sobası ve demli bir çay ile ısıtarak servis yapıyor.

Bu özgün yapıt 2014 yılı içerisinde,19. Boston Türk Festivali Belgesel ve Kısa Film Yarışması Kısa Film Dalında, En İyi Film Ödülü,25. Ankara Film Festivali Kısa Film ve Belgesel Yarışması Kurmaca Dalında Finalist, 51. Antalya Altın Portakal Film Festivali Ulusal Kısa Film Dalında Finalist olup, 64. Berlin Altın Ayı Film Festivali Türkiye Standında gösterimi,23. Mannheim Türk Film Festivali, Kısa Filmler Bölümü Gösterim Seçkisinde gösterilmiştir.

BIRDMAN

2000 yılında Amorres Perros (Paramparça Aşklar Ve Köpekler) ile sıradışı karakterlerin kesişen hayatlarına özgü şiirsel hikaye anlatımını bize sevdiren Inarritu şimdide daha önce hiç denemediği bir sokağa girerek farklı bir teknik ile farklı bir oryantasyon yaratıyor. Birdman, Inarritu için gerçekten de değişik bir deneme.

Genel anlamda karakterlerine acı çektiren ve acıyı onların gözünden yansıtan yönetmen Inarritu, Birdman de de hemen hemen paralel bir kimya kullanmış ve Hollywood’un ters köşe hayatlarına ve Retro mekanlarına kamerasını çevirmiş. Uzuun zamandır beyaz perdede pek görülmeyen aktör Michael Keaton’un yine rol olarak uzun zamandır ekranlarda görülmeyen ve sönük bir aktörü oynaması ne kadar manidar olmuştur. Özellikle Tim Burton’un Batman filminde maskeli bir süper kahramana soyunduğu günlerden beri ilk defa gerçek anlamda bu kostümü Inarritu’nun ona giydirmesi gerçektende alegorik bir durum yaratmıştır. 90’lı yılların o ihtişamlı sinema dönemini yaşayan bir aktörken 2000’yıllarda inişe geçen ve unutulmakla yüzyüze kalan bir aktörün ayakta kalma mücadelesi, Keaton’un başarılı oyunculuğuyla zirveye çıkmıştır.

Filmin demem o ki standardın altına inmiş ve pejmürde bir dairede tek başına eski anılarıyla yaşayan ve bir zamanlar ona şöhretin merdivenlerini sunan o süper kahramanın iç sesiyle kendini yalnızlığa kapatan bir aktörün, tekrar o eski şöhretli günlerine geri dönmesi arzusuyla organizasyonunu yaptığı Broadway oyununda kendini göstererek camiaya varolduğunu ispatlaması amacıyla çıktığı eksantrik bir yolculuktur Birdman. Hele bir de etrafında onca kaybetmiş ve sömürülmüş insanın varlığıyla ilerlemenin ne kadar can sıkıcı ve zor bir mücadele olduğunu da keskin cümleleriyle vermektedir.
Sistem eleştirileri, Hollywood’un körelttiği karakterler ve hayatlar, sosyal medyanın gücü karşısında hiçbir kuvvetin duramayacağı gerçeği Inarritu’nun filminde dipnotlar olarak karşımıza çıkıyor. Hem işinde başarısız olduğu kadar hem de özel hayatında da paralel bir çizgi takip eden bir babanın çıkmazları da her daim filmde kendini göstermektedir.

Tek çekimle sahneleri tamamlama yöntemi Inarritu sineması için alışık olmadığımız bir tarz aslında ancak bunu da ne derece başarılı bir şekilde hallettiğini görmek filmin artı noktaları arasında diyebiliriz. Film boyunca o akıllardan çıkmayacak bateri ve davul sesi filmin her bir hücresine bir kanser gibi işlemiş ve dramatürjiyi kuvvetlendirmiştir.

Devasa binaların en üst katında yaşayan üst tabakanın sansürsüz konuşmaları, belli belirsiz yerlerde seks ihtiyaçlarını gidermeleri, halkın içinde çırılçıplak dolaşmaları ve onların üstüne tükürmeleri gibi eleştirel boyutu yüksek noktalara girilmiş ve kanayan yerler bazen muayene edilmiş bazense öylece bırakılıp zaten hayatın gerçeği ve dönüştüğü noktanın bu olduğu fikrine körü körüne inanılmış. Görsel medyanın artık her türlü saçmalığı ve rezaleti haber boyutunda aldığı bir dünya o kadar saf bir bakış açısıyla irdelenmiş ki, Keaton’un beyaz slipiyle New York meydanında öylece dolandığı anda herkesin cep telefonuna sarılıp bu anı çekmeye çalışması, yıllarca hatırlanmayan bir aktörün sanatsal kaybını bir anda en üst düzeye çıkarmasına neden olarak toplumsal çürümüşlüğün hezimetini daha net göstermektedir.

Film bu sıralar Oscar adaylıklarında en çok adı geçen yapıt olma yolunda ilerliyor. Elbette ki Birdman, herkese hitap etmiyor ancak yıllardır süper kahraman ve aksiyon filmlerine alışık olan ve bu filmlere prim yaptıran seyirciyi de bol bol alaşağı eden ve günümüzde çok fazla diyaloglu ve felsefik filmlerin para kazandırmadığını didikleyerek altını çizen bir yapıt olmaktan da gurur duyuyor.


30 Ocak 2015 Cuma

FRANK


2013 yılında İstanbul Film Festivaline de gelen ‘What Richard Did’ (2012) filmiyle Altın Lale ödülünü kazanan Lenny Abrahamson’un son yapıtı Frank, bizi yine o alışılageldik toplumun izole hayat yaşayan karakterlerine çarpıcı bir bakış açısı getirdiği filmlerden birisi.

Film iki tür karakter motifine değiniyor. Biri, bir çıkış noktası arayarak hayatı standartlaşan bir birey, diğeri ise çoktan belli bir noktaya gelmiş ama çıkış noktası aramayan bir müzisyen grup. Alegorik tanımlaması ile birbirinden farklı ve uç karakterlerden oluşan bu ekip, içlerinde klavyecisinin delirmesi ve kendini denizde boğmaya çalışmasıyla çıkış noktası bulan birinin etrafında bu olaya tanıklık eden ve ne olduğunu anlamaya çalışan diğer bir kişinin olaya dahil oluş hikayesiyle başlar. Klavyecinin artık grubun bir üyesi olamayacağı gerçeği ile eksilen kadroya bir anda dahil ediliveren bu şanslı çocuk, mevcut yaşamını bırakıp o hep arayış içinde olduğu müzik grubunu bulduğunu zanneder ve onlarla bir kırsala gidip kendini bir avuç hiç tanımadığı müzisyen ekiple aynı eve kapatır.Bu esnada, karakterlerin özellikleri de yavaş yavaş ortaya çıkar. İlk etapta grup lideri ve sürekli bir maske takan Frank, onun etrafından ayrılmayan ve ona karşı hisleri olan eksantrik ve serseri bir Clara (Maggie Gyleenhall), ve Fransızca konuşan bir erkek ve onun kız arkadaşı gibi birbirinden farklı özelliklere sahip bir grup.

Bir gencin müzisyen olma umutlarını, bu grubun dinamikleri ve prensiplerini değiştirircesine verdiği mücadeleyi ve bu mücadele sonunda öğreneceği çok ince nüansları göz önüne getiren Abrahamson, sosyal ağın verdiği iletişimsel kaynakları, bu kaynakların ne kadar kısa bir zamanda tanınmayan bir grubu sanal alemde zirveye taşıdığını ve akabinde bu grubun içinde yaşanan çatırdamaları minimal bir şekilde sinema estetiği ile sunuyor.

Elbetteki sosyal iletişim ağlarının insani olguları ve köklerini nasıl derinden değiştirdiğini de gösteriyor ve acıtmadan, yaralamadan eleştirisini yapıyor.

Grubun içine katılan yeni üye Jon burada sanki dış dünyayı temsil eden bir melek gibi mahrem bir durumu sorgularmışçasına değer yargılarını sarsıp sonunda yıktığı mekanikleri yeniden onarma görevini kendinde görüyor ve tanrısal bir oyuna rol soyunuyor. Bir nevi, kişisel bir deneyim yaşarken, diğer taraftan da soyutladığı hayatın can alıcı semptomlarını yalnız kaldığında bu hiç tanımadığı insanlarla iyileştirmeye çalışıyor.

Frank, grubun yegane lideri ve herkesin örnek aldığı üstün bir karakter olarak altı çizilirken, Frank’in içinde yaşadığı ve yaşattığı o masum çocuğun dış dünyadan izole ettiği o sıcacık ruhu, bu eksantrik müzik grubuyla söylediği şarkılarda beslediği ve büyüttüğü görülüyor. Büyümeyen bir çocuğun sarsıcı bir toplumda ezilmeden yaşama tutunması ve bunu kendisi gibi ancak farklı karakterlerde olan bir grup insanın varlığıyla sentezlediği bir masal anlatıyor bize Frank. Michael Fassbender’in üstün oyunculuğuyla ibreyi yukarı taşıyan film, final sahnesi boyunca akıllarda kalıcı bir görsel yaratıyor ve kabul ediş ile başkaldırışı bertaraf edip toplumun dışında özgürce yaşayan bu kayıp ruhların müziğine ve varoluşlarına bir şansa daha tanıyor.




27 Ocak 2015 Salı

GONE GIRL (DAVID FINCHER)

David Fincher, en son ‘Social Network’ ile kitle iletişimine yaptığı derin vurgulamayla aslında ileride daha mefhum bir derinlik algısı kazanacak ‘Gone Girl (Kayıp Kız)’ın gelişini haberdar ediyordu.  Bu bir anlamda Fincher için farklı bir dönemin de başlangıcıydı. 

Gone Girl, sistematik açıdan pek çok bileşeni olan bir yapıt. Sadece iyilik ve kötülük sorgulaması ile değil bunun alt metinleri ve ögelerini de madde madde sıralıyor. Öncelikle  fade in ile başlayan Ben Affleck’in  bir birey olarak  arada kalmışlığı ve belirsizliğini dışa vururken o gizemli havayı ve sonrasında olacakları sinsice halı altı yapıyor. Ardından kur yapılan bir kadın ve onu elde etmeye çalışan bir erkek görünüyor. İlk önce kadın ve erkeğin birliktelik öncesi gözüktüğü teatral serserilikler ardından sınıf farklılıklarının ortaya çıkmasıyla etnik ayrılıklara varan hesaplaşmalar geliyor.

İkili ilişkiler deyince aklımıza gelen o bol diyaloglu ve bol traji komik alegorilerin patladığı bir Woddy Allen çıkışı değil belki de ancak bu bir bakıma iki çiftin birbirine olan yakınlıkları ve uzaklıkları adına alınan kilometre taşları gibi. Birbirlerini çok tanımayan ve buna ilk etapta ihtiyaç duymayan çift, günler geçtikçe yabancılaşan ruh ve bedenlerini savunmasızca geriye çeken bir çift haline geliyorlar. Zengin kadın fakir erkek modeli masaya yatırılırken, kadının hiyerarşisi karşısında erkeğin metabolizması, erkeğin resesifliği karşısında kadının dominant çizgisi denetleniyor. Toplumda her an karşımıza çıkma ihtimali olan bu numune bireyler, ya bir araya gelip evlenseler nasıl yürür?  sorusuna  cevap arıyor. Buna cevap ararken akabinde her bir bireyin derinliğine inerek onların karanlık taraflarına da el feneri tutuyor ve insan olgusunun farklı yapıtaşlarını gösteriyor.

Evlilik mekanizması, her toplumda ciddi bir müessese olarak tabi görürken, Fincher bu müessesel durumu alaşağı ediyor ve içine şeytani zekâ ve tutumları birer baharat gibi serpiyor. Perdeleri kapatıp, elektrikleri kesiyor ve içlerinde köpüren taşkınlığı tıpkı biri bizi gözetliyor çatısı altında büyüteçleyerek yarı dingin yarı vahşi ama bir o kadar da mistik yorumuyla bize sunuyor.

Teknolojinin değişimiyle konvansiyonel ülkelerin bünyesinde yaşayan insanların gelenekçi tutumları ile bunların dışında kalan rant dünyasının kapitalist çizgide gerçekleşen bozulmayı iki karakter üzerinde yoğunlaştırıyor. Evlilik, karşılıklı ilgi arayışı, birbirini tanıma konuları kendini yavaş yavaş aldatma, endişe, korku ve savunmaya bırakıyor. Fincher burada öyle bir kontrolsüz gücü mekanizmanın çarkına sokuyor ki dışarıdan duruma bakan birisi olarak hiçbir şekilde yorum yapamayacak duruma getiriyor. İşte buna medyanın sihirli gücü diyor. Medya ve kitle iletişim araçları bir çiftin ruhsal hengamesini ve içsel hegemonyasını ekranlara döküyor ve halkın kayıtlı kalacağı bir metafor oluşturuyor. Günümüzde de çok sık rastladığımız o ünlülerin özel hayatlarındaki çalkantıları medya önünde çırılçıplak izlediğimiz kritikler de de gördüğümüz gibi Fincher, derin bir medya eleştirisi getirirken tüketim toplumunun etraflıca nasıl bir zombi imparatorluğuna dönüştüğünü ve karşıdan kumanda edilen bir sosyal değişime iğnesini batırıyor.

Özellikle Rosamund Pike’in yer yer bana ‘Basic Instinct’ filmindeki buz kıracağıyla erkekleri öldüren Sharon Stone’u anımsatsa da filmin yarısından itibaren o sessizliğini bir kenara atıyor ve filmi alıp götürüyor. Tüm ilgiyi üzerinde tutan Pike, film boyunca yaşadığı değişim türevini asla aşağı indirmiyor ve belki de en iyi oyunculuğunu sergiliyor.

Standart bir ilgisizlik, kadını kocası için farklı ama ölümcül bir labirentin  içine sokabilir mi? Tabi bu sayede kadın kazanırsa o vahşi adaletini uygular mı? Buna erkek ne kadar tepki verebilir? Toplum ayrılmış bir çiftte erkeği mi yoksa kadını mı suçlu görür? Tecavüze uğrayan kadın ne kadar haklıdır? Gibi toplumda yara almış ve hala muğlak birçok enstantanelere sebep olan durumları sorgulayan film ilginç bir bitiş yaparak  kötünün kazandığı ve insanlığın mevcut standartta tamamen yozlaştığını gösteriyor.

Gerilim ve gizem çizgisini hiç bir şekilde düşürmeyen ve potansiyelini sadece benim Ben Affleck’in oyunculuğunu yeterli bulmadığım için bir parça düşüren yapıt, Fincher’in en iyilerinden olmasa da izlenmesi gereken sağlam bir senaryoya sahip yapıtlarından biridir.


16 Ocak 2015 Cuma

TOKYO STORY - YOSUJIRO OZU

1953 yılının Tokyo’su. Japon komünist partisinin lideri Tokuda Kyuichi ‘nin devrimci politikasıyla biraz olsun rahatlayan ancak yenice savaştan çıkmış bir Japonya’nın kendi ayaklarında ilk yürüme deneyimleri yaptığı alışma dönemlerinde bir ailenin günümüz devrin insanına da değindiği evrensel bir anlatıma sahip bir başyapıtı ‘Tokyo Story’.

Ozu’nun o naif ve dirayetli anlatımı, sadece onu şimdi bile akıllardan çıkmayacak dramatürji ve pek çok sinema okulunda ders olarak okutulan bir öğretici kaynak gibidir.

İlk karede görülen yaşlı bir çift ve ağır ağır yaptıkları yolculuk hazırlıkları ve uzun zamandır görmedikleri çocukları ve torunlarına yapacakları ziyaret. Buraya kadar her şey gayet normal ve olması gerektiği gibi. Küçük çantalar hazırlanır ve yola koyulurlar. İlk defa geldikleri o muhteşem güzellikteki Tokyo, bu yaşlı çifte hem bir ikinci bahar şansı verirken hem de özlemlerini giderecekleri bir manzarayı da beraberinde getirecektir. Tabi bu bakış açısı, Ozu’nun o temiz anlatımında ebeveynlerin çocukları için düşündüğü o pastoral şiir gibi tatlı gelse de karşılığında yüz yüze geldikleri o şehrin bulanıklığına ve keşmekeşine takılıp giden hayatları ve bu hayatların aslında çocuklarına ait olması onları derinden yaralayan bir hiciv halini alır. Doktor olarak bildiği ve inandığı oğlunun sıradan bir mahalle doktoru olmasını öğrenmesiyle başlayan aldatmaca, yavaş yavaş çocuklarının evinde birer yabancı gibi hissetmelerine kadar uzanır. Keza özledikleri ve hiç görmedikleri torunlarının bile ne kadar yabanileştiğini gördükleri an, geçmişte yetiştirdikleri çocuklarının o doğal hallerini düşünüp birbirlerine suskunca bakarlar.

Hep eskileri yad etmeye çalışan yaşlı çift, çocuklarının maalesef geçmişten hiçbir şeyi artık evde barındırmadıkları ve yeni hayata kendilerini çaresizce teslim ettikleri, makyajlı bir yaşamın köleleri oldukları senaryosunu gördüklerinde, dışa vurmadıkları hayal kırıklıkları onları yavaş yavaş yalnızlığın eşiğine getirecek ve hatta zavallı annenin ölümüyle sonuçlandıracaktır. En büyük düşmanın içinde yaşadıkları hayatın olduğu izlenimini vermeleri bir anlamda da eskiden yaşlı çiftten Tomi’nin çok içen sarhoş bir adam olması ve karısına karşı pek de iyi davranmaması üzerinde düşünülürse kendi içlerinde de bozgunlar yaşayan bu çiftin hayata karşı savunmasız ve değişen değerlere karşı artık mücadele edemez konuma gelmeleriyle de anlatılabilir.  Kendi çocuklarının değişim rüzgarları yaşadığı dönemi eleştirirlerken kendi öz eleştirilerini de çocuklarının yapması yaşlı çifti kimi zaman hoşnut etmez.

Aile bireylerinin bağlılığı ve bunların geleneksel yörüngeye oturtulması üzerine çok güzel bir sorgulama yaratan Ozu,  savaştan sonra teknoloji çağının insanlarda bitirdiği o doğallığı damla damla izleyiciye veriyor. Her damlasında, zerre kadar pişmanlık duymayan ve ilelebet kalbindeki sevgiyi atamayan bir birey çatışmasını da hiçbir taraf tutmadan yalın bir dille sentezliyor. Gerek siyah-beyaz kadrajın verdiği o nostaljik yansımaları gerekse karakterler üzerinden gittiği bir soğuk savaş ortamını sığ bir denizde çırpınarak boğulan bir bebek gibi masumane hareketlerle anlatıyor.

Filmin toplum içinde dejenerasyona uğramış bireylerin konvansiyonel değişimlerine tanıklık ettirirken, kabuğundan çıktığından beri değişmeyen değerleri alın teriyle korumaya çalışan bir neslin mücadelesi de veriliyor. Her nesil geçtikçe değişen ve çürüyen asimile olmuş bireyin Ozu’nun ellerinde çimlenmiş nadide bir hikâyesi haline geliyor.  Her daim izlenebilecek ve her izlendiğinde hala o eski tadını yitirmeyecek bir hikâye sunuyor bize Ozu.

Fabrika bacalarından çıkan o katran dumanı birden fazla kadraja sokuyor ki usta yönetmen, şehri kirletenin yine bir insan olduğu ayıbını yüzümüze vuruyor. Terastan baktığında her kalkan motorlu kayığı izlemek yaşlı adamın içinden kalkıp giden o umutların o bekleyişlerin acı bir hüznü eşliğinde onu da kim bilir belki de bir zamanlar çok mutlu olduğu bir döneme götürüyor. Ancak o da biliyor ki geçmiş, şimdiki zamanı ve gelecek zamanı etkileyen ve hep geriye dönüp baktığımızda özlenecek bir şeylerin olduğuna bizi ikna eden kuvvetli bir etken..

14 Ocak 2015 Çarşamba

THE DOUBLE - RICHARD AYOADE

Gerek Portekizli yazar José Saramago’nun ‘The Double’ adlı romanında gerekse Fyodor Dostoyevsky'nin ‘Dvojnik(Öteki)’ adlı novellasında işlediği ortak tema aslında tam da ‘The Double’ filminin merkezinde hareket eden konuyu işliyor. Referans olarak da zaten Dostoyevsky’nin ‘Dvojnik’ adlı yapıtından esinlenerek çekilen film, zaman ve mekân kavramlarını tamamıyla dışa atıp distopik bir karanlık dünya yaratarak içine fırlatıp attığı bir anti kahramanın bulanık can çekişlerini anlatıyor.

Filmin ilk karesinde bizi kilitleyen farklı mutasyondaki gri renkli betonarme dünyaya sabitlenmiş, devasa bir binanın süblimleri ve onu izleyen bir gizemin bizi götüreceği sempatik ve davetkâr bir sıçrayış. Tıpkı Alex Proyas imzalı 1998 yapımı ‘Dark City (Karanlık şehir)’ motifleri taşıyan bir taş meclis ile onun şatafatlı görüntüsü ardında yatan merak uyandırıcı bir giz,  akabinde bir tren yolculuğu ki Kafka’nın içsel yolculuğa atfı gibi bağımsız ama kilitli. Simon karakteriyle tanışma ve karakterin ilk intibası ile yerinde oturmayan bir şeylerin varlığına dair hafif karıncalanma etkileri.

 Zaten örneği Lynch filmlerinde de çokça görülen bu yansımalar, hiçbir zaman karakterin demirbaşlarına götürmez bizi aksine yüzeysel mekanizmalarına sokup çıkartır ve yaralı bölgelere iğneler batırır. Burada da bir benzeri durum söz konusu.  Simon, üstüne 2 numara büyük takım elbiseleriyle trenin bir köşesinde hiç de rahat bir şekilde oturmayan ve sanki her an bir şeylerin olacağı habercisi gibi telaşlı ve endişeli görüntüsüne ek olarak gözünün kaydığı diğer kompartımandaki tıpkı Alice Harikalar Diyarından zıplayıp gelmiş edasıyla beliren Hannah. Öyle ki Hannah, bizim daha sonra karakterin çözülmesi bağlamında ilk elden yardımcı olacak önemli bir nedensel.

Albay adında herkesin saygı duyduğu ve o taş meclisi idare eden bir yönetici. Her yerde farklı resimlerini görmek mümkün zira altında çalışanlarına etkili bir psikoloji sunmak için ideal bir reklam. Seçilmiş kıyafetler, ofisler ve mekân örgüsü, karakterler tıpkı Retro bir meskenden kopup getirilmiş gibi. Örgün bir ideoloji ve onun altında karınca gibi çalışan bir ekip var. Ne için çalıştıkları ve tam anlamıyla neyin peşinde oldukları belirsiz. Zaten o hep gizli tutulmak istenmiş. Bir anlamda da merkezindeki karakter olan Simon’a hizmet edercesine sakin ve alengirli kimi zaman kanatsız ve refüj bir geleceğe geçirirken bizi kimi zaman statik klasikleşmenin derinlerine indiriyor. Aki Kaurismaki’nin o renkli ve tarji komik sahnelemelerine rastlıyor Kar Wai’nin görsel renklerinin içinde yüzüyoruz. İçine birde Lynch’in devinimsel kimlik bunalımı eklenince labirent daha bir lezzetli hale geliyor. Kilometre olarak dengesini hiçbir zaman sabit tutamasa da Simon karakterinin aynen kendisine benzer James karakteriyle karşılaşıncaya kadar belli bir durağanlığı korurken alt benlik kavramı devreye girdiğinde işler tamamen değişiyor. Bu Simon’un delirmeye kadar gittiği yolda gördüğü ve yaşadığı her manzarayı bize yarı tepetaklak yarı insancıl vermesiyle sürüyor. 

Simon, üst benliğin temsilcisi, işinde oldukça akıllı ve disiplinli ancak karakter bazında oldukça içine dönük ve utangaç bir yapıya sahip. James ise onun tam tersi alt benliğin temsilcisi, sekse ve kadına düşkün, işinde Simon’un dehasını kullanan birisi. İş böyle olunca Simon, önce çok sevdiği ama bir türlü belli edemediği Hanah’ya olan aşkını ve işindeki yıldız kişiliğini James’e kaptırınca yavaş yavaş deliliğe doğru adım atmaya başlar. Yalnız kaldığı dairesinde karşıdan sürekli dikizlediği Hannah’ın hareketleri ve ona hep belirli mesafeden yaklaşabilmesi aslında Simon için büyük bir engel teşkil ederken, başka bir gün James’in Hannah’ı kollarına alması kadar da zor kabul edilir bir durum olmuştur. Bu tezat gelgitler Simon’u ilk etapta kendisine yaklaştığı James’a içten düşmanlık hissetmeye başlamasına neden olur. Bir elmanın iki yarısı gibi görünen Simon ve James, kopmaya başladığında çözülmeler de başlar. Bu çözülmeler Simon’u intihara kadar götürür.

David Lynch’in ‘Lost Highway (Kayıp Otoban)’ adlı filminde de alt benliğin sürüklediği kahramanın kendine oynadığı oyunlar silsilesi vardı. İşte o çizgide Simon’un iç sanrıları da hareketlenmeye başladığında olağan dışı olaylar yaşar. Tıpkı dairesinden Hannah’ı gözetlerken, apartmanın ucundan kendisine el sallayıp intihar eden hiç tanımadığı bir adamı görmesi gibi. Kayıp Otobanda da kendisine telefon eden içsel bir karakterin ona oynadığı oyun ve ilerisinde ölüme götüren bir suret olarak yer almıştı. Burada da Simon’un aynı şekilde ölüşüne neden olan patolojik bir dışavurum var. Kendine el sallayarak atlayıp intihar etme güdüsü.

Kafka’nın pek çok filme de konu olmuş karakterin karanlık yalnızlığı ve kendine olan düşmanlığını yenemeyerek savunmasızca ölümü burada da keskin bir dille veriliyor. Richard Ayoade’nin bu müthiş yönetmenlik denemesi 2014 yılının gerçekten de ayakta alkışlanacak yapıtlarından biri haline getiriyor. Jesse Eisenberg’in oyunculuğuna diyecek yok. Başarılı kurgusu, alt metinleri ve sürreel kombinasyonu ile muhteşem bir film noir örneği.

BABADOOK - JENNIFER KENT





Genelde masal kitaplarına odaklı hareket eden korku yapıtlarında gözlenen tipik dinamikler vardır. Küçük bir çocuk, çocuğun asosyal karanlık bir dünyası ve bu dünya ile oluşturduğu garip bir iletişim ile oradan gerçek dünyasına getirdiği bilinçaltı korkuları. Bunlar hep belli bir çizgide gerçekleşir. Zira Tom Holland’ın 1988 yapımı ‘Child’s Play’ filminde de yine çocuk odaklı ancak tehlikenin dış merkezli bir oyuncak bebek bedeninde eve sızması ve çocuğa musallat olması fikriyle bezeli korku tiyatrosudur. 

Korku sinemasında çocuk faktörü oldukça önemli bir parantezdir. Zira en eski kültlerden beri çocuk, korku sentezinin merkezine oturtulmuş masum bir denge unsurudur. Olayları genelde çocuğun hareketleri ve yüzünden izlemek sinemasal korku formatını her zaman yukarıya çıkarır. Bu ‘The Omen (1976)’ serisinde de aynıdır hatta ‘The Shining (1980)’de de bu unsur yer alır. The Exorcist (1973) bile çocuk merkezli, şeytanın o saf ritüel ambiyansını dehşet verici bir görsele çevirmiş ve zamanın en iyilerinden birisi olmayı başarmıştır.

İlk etapta anormal davranışları gözlenen küçük Samuel, sakin ve beraber yaşadığı annesinin biricik evladı ve üstüne titrediği yavrusu konumundayken bir anda rollerin hiç tasavvur edilmeyecek yerde değişmesiyle, o etken faktörü anne nedenseline aktarması inanılmazdır. Korumacı ve çalışkan bir kişiliğe sahip Amelia’yı ters köşe haline getiren en önemli etken, onun okuduğu ‘Babadook’ adlı bir anda ortaya çıkıveren şu çocuk korkutan masal silsilesinden biri mi yoksa kendi yalnızlığında tek başına ve savunmasız kalan bir kadının masumiyetini yitirip dehşeti dışa vuruşu mu? İşte bu noktada Amelia’nın bir anda değişen metabolizmasına karşı hem şaşıran hem de ona karşı onu savunan zavallı oğlu Samuel’in bireysel mücadelesi. Roman Polanski’nin Rosemary's Baby (1968) ve Alfred Hitchcock’un Psycho (1960) filmlerini referans alan kuvvetli ve bir o kadar sade bir anlatıma sahip olan Babadook, özellikle başrole oturtulmuş Amelia ve Samuel’in omuzlarındaki sağlam oyunculuklarla zirvede kalan bir misyona sahip.

Genelde çocuk masalından fırlayan yaratıkların oluşturduğu hezimet, değişik klişe dönemeçleriyle başarısızlığa uğrar zira yıllar geçtikçe anlatım tarzı daha da farklı olmayı gerektirir. Oysaki Babadook’da bu klişelerin hiçbirine rastlamıyoruz. Bu da kendini diğer hem cinsi yapıtlardan ayırt ediyor. Dini, kutsallığı, kilise örgüsünü ve sanal dünyadan seçilen iletişim ağını yok sayarak filmin içine geçirilmiş sıradan bir korkuluk kıyafetiyle var olduğu zannedilen bir ikon ve bu ikonun bir evde aslında acılar ve yalnızlıklar içinde yaşayan bir aileye musallat oluşu. Aslında bu ikisi bir bakıma mükemmel bir örtüşmeyi de sunuyor çünkü Babadook denilen karanlık efsane,  adı belli çocuğa uzanabilmek için ailenin tek hayatta kalan ferdi olan anneyi araç olarak kullanıp, annenin en çok değer verdiği ancak bir araba kazasıyla yitirdiği kocasının kendi içinde kabul edemediği günahını kullanan bir iç benlik savaşı yaratıyor. Korkuyla ve günahlarla beslenen bir korku ikonu aslında her zayıf olan insanın içinde yok mudur? Bu ya Babadook gibi korkuluk kıyafetine bürünmüş karanlık bir kötülük ya da başka bir şey de olabilirdi. Yani mücadelenin azaldığı ve karanlığa yavaş yavaş teslim olunduğu andan itibaren, içimizdeki karanlık bir ikon olarak beliriveriyor. Ve bu ikon, kendi korkunç masalımızı bize göstererek bizi daha da ürpertiyor.

Masal kitabını ilk keşfeden çocuk olmasına rağmen, daha sonraları onu okuyup kendi içinde hisseden nedense anne oluveriyor. Bütün elektriği çocuk yönüne sevk eden yönetmen öyle akıllıca bir manevra yapıyor ki, çocuğu saf dışı bırakıp herkesin güvendiği anneyi canavarlaştırıyor. Ve çocuk kendi annesine yem konumunda olaya devam ediyor. Amelia’nın köpeğini öldürüş sahnesini ve elinde bıçakla kanlar içinde odada duruşunu aslında masal kitabında bizzat görmüş ve bu onu içinden çıkılmaz bir depresif duruma sokmuştur. Parça parça ve kademe kademe değişen Amelia, resmen Babadook örgüsünde masalın asıl kahramanı oluvermiştir.

Filmin şayet kötü bir sonla bitmiş olsaydı, izleyicilerce düşünülecek tek şey devamının geleceği fikri olurdu herhalde. Ancak yönetmen böyle bir kaygıya düşmeyip, filmi anne ve çocuk adına insanlığın kazandığı bir değer ile bitirme gereği hissetmiş. Yani anne çocuğu her türlü kötülükten korur ve kollar. Buna hiçbir kuvvet engel olamaz.

6 Ocak 2015 Salı

BABA (SONER SERT)


Soner Sert imzalı ‘Baba’, imgeleri kullanarak sosyal keşmekeşi sığ bir dille minimal bir realizm olgusuyla anlatmış.  Film, pejmürde bir gecekonduda kalan toplumun silik kaldığı bir grup insanın ve özellikle o grup içinde baskın bir etken olan babanın durumuna eğilmiş.
Toplumdaki bildik baba kavramının altındaki o koruyucu, besleyici, kol kanat gerici ve parayı kazanan temel birey, Sert’in sinemasında tam anlamıyla şiirsel bir Rus sineması tepsisiyle sunuluyor. O gri toprak rengi örtüye sahip film, çok güzel bir hikaye anlatmıyor belki ama alt metinlerinde yatan o içleri burkan sessiz tiyatrosu, geleneksel motifleri, insanın doğasındaki hayvanın betimsel ve mukavemet duygusu, hayvana ve doğaya olan saygısı resmen botanik örgüsü gibi rengarenk anlatılmış ki filme hakim sönük renklerin türküsünü rengarenk bir vodvile çevirmiş.

Realist minimallerde gördüğümüz o inşaat trafiği, çalışanların karınca gibi oradan oraya hareketleri ve ana karakterin oturtulduğu zemin bu filmde de gayet sağlam duruyor. Özellikle baba karakterinin inşaatta çalıştığı süreç, ardından düşüp ayağını yaralaması, tekrar kalkıp yeni bir iş araması ve bulduğu işin kabuğuyla çekirdeğinin farklı renkte olması gibi dış etkenlerdeki değişikliklerin bireyin üzerinde bıraktığı tortu baş rolü oynayan oyuncu Kadim yaşar tarafından oldukça gerçekçi anlatılmış. 

Karakter olarak film boyunca devam eden bir çizgi var. Bu çizgi hep aynı kalmamış zira kalmaması da gerekir çünkü karakterin çizgi dışına çıktığı ya da atıldığı sekanslar olmalı ki karakter ters köşeye girdiğinde mücadele edebilmeli. Soner Sert burada, baba karakterini önce bir eski evin avlusunda yemlediği birkaç civcivle görüntülerken, ardından kırdığı tahta parçalarını o kameranın girmediği ancak merak uyandıran eve sokarken adeta dışarıda bıraktığı görüntüyü es geçmemek gerekir zira kameranın ilk defa kişisel olduğu izlenimini veren o sahne, babanın o mahremiyetine girmemize izin vermediği ve zarar göreceği olgusunu yüzümüze çarpan bir anlatım tercih edilmiş. Hep vardır, bir odanın içinden gelen sese odaklanırız ve orada hep ne var acaba dediğimiz muğlak bir sorunsalın dışında kalırız. Ancak daha sonra kapı açılır ve içerden bir kişi çıkar ve hiç birşey olmamış gibi hayatın çemberine kendini kaptırır. Ancak orada bir nüans vardır ki ya gözlerinde saklı bir üzüntüyü dışarıya çıkarır beraberinde ya da vücudunda bir izle çıkar dışarıya. Belki pencereden görünen bir çift yorgun ve ağlamaklı bir göz anlatır odanın fırtına sonrası sessizliğini. Burada  da böyle bir durum söz konusu.  Sakınma, utanç ve mahremiyet bütünselini destekleyen sadakat, dini itikatlar ve toplumsal geleneklerin verdiği o saf ama derin ağırlık tamamıyla insan olma ve olabilme ikileminde sert ve yıkılmayan bir zemin yaratıyor ve karakter analizi yaparken bize belirleyici doneler veriyor.

Hademe olarak gittiği ancak çırılçıplak soyunup sanat fakültesi öğrencilerine ya da bir öğrenciye model olması kadar farklı bir köşeden yapılmış öz eleştiriye, bir önceki sahnede inşaatın o kirli paslı elleri, o tozlu topraklı mekânından şimdi de heykellerin, gravürlerin ve portrelerin dolaştığı bir mekâna geçmesi ne kadar da ironik bir taşlama. Bedenin para ettiği o meşru kalabalığın içinde bedeninin ve ruhun çırılçıplaklığından utanan bir babanın o üzgün yüzünü sanatta her şey sevap olgusuna karşı çarpıştıran ve insanların çıplaklığını utanç değil de sanatsal bakış olarak gören bir anlayışın ters köşe olduğu garip ama güzel bir katman yaratılmış.

Soner Sert ile sineması ve ‘Baba’ üzerine samimi bir söyleşi yaptık,



SORU: Sinemaya ilk geçiş zamanlarınızdan konuşalım. Elbette ki bir hikâyeniz vardır her yönetmen gibi. Sizi sinemaya iten o görsel ahenge girmeye tercih eden faktörler nelerdir? Nasıl başladı Soner Sert’in sinema yolculuğu?

Öncesi var elbette ama ilk profesyonel girişimim 2007 yılında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema-TV Bölümü’ne girmemle başladı. Semir Aslanyürek ve Marmara’dan mezun olan birçok yönetmen ile iletişime geçmem, bu kısa filmleri çekmemde büyük pay sahibi oldu diyebiliriz. Şu anda da Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Film Tasarımı Bölümü’nde yüksek lisans yapıyorum.
Bence sinema yapma meselesi, hikâye anlatmayı sevip sevmeme ile alakalı. Bazıları konuşarak, bazıları susarak, bazıları çizerek, bazıları yontarak, bazıları çalarak hikaye anlatır. Ve bütün insanlar hikâye anlatmayı sever. Ben de bunu görüntü ile yapmaya çalışıyorum.

SORU: Baba adlı yapıtınızın çıkış noktasından bahseder misiniz?

İş cinayetlerinin sık aralıklarla yaşanması ve ancak toplu olduğunda gündeme gelmesi, bu konuya yabancılaşmamı sağladı. Zira şunu kolaylıkla iddia edebilirim ki, yarın da en az 5 işçi ölecek ve bunu anlamak için kâhin olmaya gerek yok. Çalışma güvenliği ve yoğun çalışma saatleri iş cinayetlerine pay çıkarıyor. Ve ancak toplu olunca dikkati çekiyor, maalesef. Ve bu ölümler büyük firmalarda olduğunda çoğu zaman o büyük firmanın patronu işçinin ailesine kan parası ödüyor davalık olmamak için. Ancak aynı durum ölüm değil de yara ile sonuçlanınca, patron o vakayı ‘ustabaşının yada işçinin kendisinin sorumluluğuna aittir’ diyerek sorumluluğu almaktan kaçınıyor. Ve bence asıl problem o noktada başlıyor. ‘Baba’da bunu tayallül etmeye çalıştım.


SORU: Yoğun bir metafor anlatımıyla sıfır diyalog olan bir yapıta imza atarken proje boyunca nasıl bir yol izlediniz? Zira diyalogsuz anlatılarda görsel boyut daha ağırlıklı olur bu aşamada filmi nasıl yorumlarsınız?

Diyalog meselesini en baştan beri istemiyordum çünkü hiçbir söz, hiçbir cümle ‘Baba’nın içine düştüğü durumu anlatacak bir yoğunluğa sahip olamaz. Kendisine tamamıyla ters bir şey yapıyor ve bunu kendine yada bir başkasına açıklaması mümkün değil. Ve sessizlik(diyalogsuzluk) ciddi bir ağıt maksadı da taşıyor, öyle değil mi?


SORU: Başrol oyuncu olarak Kadim Yaşar’ı tercih etme nedeni nedir? Hangi özellikleri Yaşar’ın bu rolü almasına etken oldu?

Kadim Yaşar’la daha önce de ‘Buradayım, Buradayım’ isimli bir kısa film yapmıştım ve yönetmen olarak ondan çok memnundum. Bu hikâyede kafamda belirmeye başlayınca ilk olarak telefonda ona anlattım. Ve ben anlatırken bile, ses tonundan karakteri kafasında oynamaya başladığını hissettim. Çünkü çok heyecanlandı. Ve ondan bir oyuncu, bir dost olarak çok eminim. O oynarken ben yönetmen olarak fona bakıyorum sadece. 


SORU: Çekim tekniği ile ilgili konuşursak hangi kamerayla ve ne tarz çekim teknikleri ile filmi kotardınız? Toplamda kaç gün sürdü?

Film toplamda 7 gün sürdü. Kadim Yaşar, İzmir'e geldi. Filmi İzmir’de çektik. Günde 8 saat çalıştık. Çekimler bitince de evde oturup görüntüleri izledik. Beğenmediğimiz bir sahne varsa, yarın tekrar gidip çektik.
Filmi, Panasonic hmr151 kamerayla ve ışık kullanmadan çektik. Bilerek kötü bir kamera tercih ettim. Çünkü kötü bir hikâye anlatıyordum, görüntüde keskinlik ve parlaklık istemiyordum. Olabildiğince grenli bir görüntüye ihtiyacım vardı.


SORU: Sinemasal bakışınızdan bahsedelim biraz, Soner Sert sinemasının alt metinleri nelerdir? Kadraja neleri almayı daha çok sever?

Bildiği şeyleri…
Çevrenin etkisi ile karakterler ortaya çıkar. Ben de sinemada gördüğüm, bildiğim şeyleri anlatmayı seviyorum. Ve bunlar sıklıkla kendini günlük hayatta ifade edemeyen insanlar oluyor.



SORU:  Baba’da izleyiciyi bir yerde sınırlayan ve dışarıda tutan bir etken var, o da ana karakterin evine bakmakla yükümlü bir babayı derinlemesine canlandırırken, biz izleyicileri o izbe evin içine dahi sokmaz ve bahçede evin sadece dış duvarını ve pencereden yansıyanları görmekle yetindirirken, hademe olarak gittiği ancak çırılçıplak soyunduğu o muğlak stüdyoda babayı ruhen de ilk defa çıplak bir şekilde görme fırsatı veriyorsunuz. Buradaki izleyiciye sınır çizen etken nedir aslında? Babayı tamamen çıplak göstermek veya evin içindeki o çıplak yalnızlığı göstermekten uzak durmuşsunuz. Bunun hakkında ne söyleyebilirsiniz?

Bunu yapmamın bir sebebi var elbet ama bunu ben söylemeyeyim. İzleyenler yorumlasın.



SORU: Kısa film sektörel bir sıkıntıdır ülkemizde bildiğiniz gibi. Siz film çekerken veya proje aşamalarında gerekli desteği veya ilgiyi alabildiniz mi yoksa proje boyunca bütün finansal etmenleri siz mi üstlendiniz?

Kültür bakanlığımız 7 keredir yazdığım hiçbir projeye destek vermediği için filmlerimi finanse ederken ufak çaplı firmaların tanıtım filmlerini çekiyorum ve filmlerimin bütçesini bu şekilde ortaya çıkarıyorum. Festivallerden ödül alıp finanse ettiğim de oluyor elbet.


SORU : Kısa filmcilere Soner Sert’in sonraki projelerinden bahseder misiniz?

Fabrikada çalışan bir kadın işçiyi konu alan bir kısa film çekeceğim. Nisan gibi çıkar muhtemelen.


SORU: Sinemada diyalog ne kadar önemli?

Gerektiği kadar 



SORU: Sinemasal renginizi oluşturan temel öğeler nelerdir? Hangi ekoller veya yönetmenler size daha yakın?

Marmara’ya ilk girdiğim dönemde İtalyan Yeni Gerçekçilerin hastasıydım. Hala öyleyim. Eline kamera alıp da Godard’ı beğenmeyen yoktur sanırım. Ken Loach, Dardennne Kardeşler ve Ghobadi’yi bayıla bayıla izlerim.



SORU: Ülkemizdeki kısa film mekanizmasını nasıl buluyorsunuz? Kısa filmciliğin ne aşamada olduğunu ve arzuladığınız noktaları söyler misiniz?

Kısa film, uzun filmin ön aşaması değildir. Bu göz önünde tutularak kısa film yapılmalı bence, en önemli mesele bu.